12 Haziran 2014 Perşembe

MUSTAFA KEMAL İZ KİMDİR?

ODTÜ Felsefe Bölümü’ nden mezun olduktan sonra Bilkent Üniversitesi’ nde Medya ve Kültürel Çalışmalar programında yüksek lisansını tamamlayan İZ' in Yüksek lisans tezi, kavramsal sanattaki maddesizleşme süreciyle ilgili olmuştur. Şimdiyse YTÜ Sanat ve Tasarım Programı’ nda doktora çalışmalarına devam ediyor. Bunların dışında da sanat üzerine yazılar yazıyor ve çeşitli çeviriler üzerinde çalışıyor. 
Sergilere ilişkin yazdığı yazılarda amacının, sergiye gidecek olan izleyiciye, sanatçı ve sergisine ilişkin bir ölçü de olsa rehberlik edebilmek olduğunu, bir yapıtı ya da sergiyi sanatsal, siyasal, tarihsel, toplumsal, kültürel gibi farklı bağlamlarda yorumlayarak yapılması gerektiğini, sanat eleştirisinin çok daha derin ve kapsamlı bir çaba olduğunu düşündüğünü belirtiyor.  
Sanat eserinin nasıl tanımlanacağını ve sanatçının ne ürettiğini söylemenin filozofların, sanat kuramcılarının, sanat tarihçilerinin ve sanatçıların tüm çabalarına rağmen dört başı mamur bir yanıt veremedikleri bir soruya yanıt vermenin olanaklı olmadığını belirtse de Alman filozof Martin Heidegger' in, sanat yapıtının, sanatçının etkinliği sonucunda meydana geldiğini; sanatçının da yapıtı sayesinde, bir sanatçı olarak ortaya çıktığını belirtmesiyle bir açıklama getiriyor. " Sanatçı, sanat yapıtının; sanat yapıtı da sanatçının kökenidir. Ne sanatçı ne de sanat yapıtı bir diğeri olmadan olamaz; ancak sanatçı ve sanat yapıtı arasındaki bu ilişki, bir üçüncü etmenin varlığını gerektirir. O üçüncü etmen, diğer ikisine önsel olan ve onlara adını veren sanattır. Sanatçı sanat yapıtıyla, sanat yapıtı sanatçıyla, sanat yapıt ve sanatçı sanatla, sanat da bu ikisiyle dinamik bir ilişki halindedir. Bu ilişkiler ağı içinde sanatın ne olduğuna ve sınırlarına ilişkin kesin saptamalarda bulunmaksa kolay değildir. " diyerek devam ediyor.
Tıpkı “sanat yapıtı” gibi, “sergi” diye tek bir şeyden söz etmenin de olanaklı olmadığını; sergilerin söz konusu olduğunu hatta yalnızca sergilerin de değil; o sergileri, kendi beğeni düzeyleri, kültürel ve kuramsal birikimleri üzerinden değerlendiren alımlayıcıların olduğunu, dolayısıyla meselenin ardındaki bu çeşitliliğin, “Etkileyici bir sergi nasıl olur?” sorusuna tatmin edici bir yanıt vermeyi fazlasıyla güçleştirdiğini, ancak, “Etkileyici bir sergi” nin, içerdiği yapıtların birbirleriyle ilişki içinde olduğu, yapıtların birbirlerine atıfta bulunduğu bütünlüğü olan bir sergi olduğu, izleyicilere yeni sorular sorduran, farklı bağlantılar kurduran ve yeni perspektifler oluşturulmasına olanak tanıyan sergilerin etkileyici olarak nitelendirilebileceğini düşündüğünü söylüyor.
Sanat eleştirmeninin taraf tutmasından ziyade öznel ve görece daha nesnel yaklaşımlardan söz edilebileceğini, sonuç olarak ortada bir eleştiri ya da yorum olduğunda ve bu belirli bir kişiye ait olduğunda bunun, mutlak olarak nesnel olmasının beklenemeyeceği, eleştirmenin kendi paradigmalarına, beğeni ölçütlerine yakın olan yapıtlara ya da sanatçılara yakın durmasının da anlaşılır bir durum olduğunu düşünüyor.
Eleştiri genel anlamda olumsuz algılanan bir şeydir. Bu konuda da İz eğer eleştiri, bir şeyin yalnızca eksik yönlerini ya da fazlalıklarına ortaya koymakla kalmaz; bu eksiklik ve fazlalıkların nasıl giderilebileceğine ilişkin bir rota da çizebilirse bu şekilde algılanmayacağının altını çizerken bir sanat yapıtını değerlendirmede, sadece sanatçının niyetini veya yapıtın tek başına sergi salonunda bize ne anlattığını değerlendirmenin yeterli olmayabileceğini ifade ediyor. Meselenin bir de izleyici boyutunun var olduğunu ne var ki belirli bir yapıt bir izleyici için muğlak, bir diğeri içinse daha doğrudan olabilir derken izleyicilerin kendi dünyalarından, kendi bilgi birikimlerinden yola çıkarak yapacağı, sanatçının yapıtını gerçekleştirirken hiç aklına gelememiş veya bilincine yansımamış yeni okumalar da değerlendirmeye alınmalıdır diyor. Daha doğrudan olan, yani derdi izleyici tarafından bir çırpıda anlaşılan yapıtların, sıklıkla yüzeysel olmakla eleştirildiklerinin altını çiziyor. Kendine göre ise asıl meselenin, muğlak ya da doğrudan, yüzeysel ya da derin, bir yapıtın izleyiciyle rezonansa geçebilmesi olduğunu ifade ediyor.  
Mustafa Kemal İz' in - Sanatatak sitesinde - kendi makalesi olan " Sahtenin Ardındaki Gerçek " in yazıdaki sonuç paragrafının bir yapıtın sahte olması üzerine olan düşüncesinin özeti olarak değerlendirilebileceğini anlıyoruz:
“Etik, estetik ve ekonomik olmak üzere farklı boyutları olan sanatta sahtecilik meselesini bütüncül bir şekilde ortaya koymak adına tüm boyutların ayrı ayrı incelenmesi ve birbiriyle olan ilişkilerinin değerlendirilmesi gerekiyor. Aksi takdirde ortaya çıkan resim, yalnızca eksik değil; aynı zamanda yanıltıcı da olabiliyor. Dolayısıyla sanatta sahtecilik meselesine ilişkin tüm bu farklı görüşler, konunun göründüğünden çok daha karmaşık bir karakter taşıdığını göstermek açısından oldukça anlamlı.”

Bu bağlamda sahte olduğu bilinen bir eserden estetik bir haz alınmasının mümkün olup olmadığını ve alınan hazzın etik olup olmadığı sorusuna gelince; belirli bir sanatçının üslubunu, konunun uzmanlarını bile atlatabilecek ölçüde yansıtabilen yapıtların söz konusu olmasını ancak bu yapıtların, ait olduğu iddia edilen ressamların hakiki ürünleri olmamaları anlamında sahte olduklarının da bir gerçek olduğunun altını tekrar çizerken yapıtın ardındaki olası niyetin kötü olduğunu göz ardı edip – ki bir yapıtın sahte olduğu tescillenmedikçe böyle bir niyetin varlığından söz edilemeyeceğini – salt olarak yapıtın kendisinden yola çıktığımızda, başarıyla yapılmış; ama sahte bir resim karşısında da haz alabileceğimizi ve söz konusu resmin sahte olmasının, onu yapan kişinin becerilerini gölgelemeyeceğini düşünüyor. Ancak böyle bir olanağın varlığının, satılmak amacıyla sahte resimlerin yapılmasını, hakiki oldukları iddiasıyla piyasaya sürülmesini ve çeşitli kişilerinin mağdur edilmesini meşru kılmayacağı da bir gerçek. Diğer yandan bu meşruiyet meselesi de yine piyasanın kendi varlığından kaynaklanan bir meseledir. Başka bir deyişle, sanat yapıtlarının dudak uçuklatacak fiyatlara alınıp satıldığı bir piyasanın varlığı, “asıl para etmesi gereken” hakikilerin kopyaları olan sahtelerin, piyasa ve alıcılar için tehlike yaratmasına neden olmaktadır diyerek bu konudaki düşüncelerini de dile getiriyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder