ODTÜ Felsefe Bölümü’ nden
mezun olduktan sonra Bilkent Üniversitesi’ nde Medya ve Kültürel Çalışmalar
programında yüksek lisansını tamamlayan İZ' in Yüksek lisans tezi, kavramsal
sanattaki maddesizleşme süreciyle ilgili olmuştur. Şimdiyse YTÜ Sanat ve
Tasarım Programı’ nda doktora çalışmalarına devam ediyor. Bunların dışında da
sanat üzerine yazılar yazıyor ve çeşitli çeviriler üzerinde çalışıyor.
Sergilere ilişkin yazdığı
yazılarda amacının, sergiye gidecek olan izleyiciye, sanatçı ve sergisine
ilişkin bir ölçü de olsa rehberlik edebilmek olduğunu, bir yapıtı ya da sergiyi
sanatsal, siyasal, tarihsel, toplumsal, kültürel gibi farklı bağlamlarda
yorumlayarak yapılması gerektiğini, sanat eleştirisinin çok daha derin ve
kapsamlı bir çaba olduğunu düşündüğünü belirtiyor.
Sanat eserinin nasıl
tanımlanacağını ve sanatçının ne ürettiğini söylemenin filozofların, sanat
kuramcılarının, sanat tarihçilerinin ve sanatçıların tüm çabalarına rağmen dört
başı mamur bir yanıt veremedikleri bir soruya yanıt vermenin olanaklı
olmadığını belirtse de Alman filozof Martin Heidegger' in, sanat yapıtının,
sanatçının etkinliği sonucunda meydana geldiğini; sanatçının da yapıtı
sayesinde, bir sanatçı olarak ortaya çıktığını belirtmesiyle bir açıklama getiriyor.
" Sanatçı, sanat yapıtının; sanat yapıtı da sanatçının kökenidir. Ne
sanatçı ne de sanat yapıtı bir diğeri olmadan olamaz; ancak sanatçı ve sanat
yapıtı arasındaki bu ilişki, bir üçüncü etmenin varlığını gerektirir. O üçüncü
etmen, diğer ikisine önsel olan ve onlara adını veren sanattır. Sanatçı sanat
yapıtıyla, sanat yapıtı sanatçıyla, sanat yapıt ve sanatçı sanatla, sanat da bu
ikisiyle dinamik bir ilişki halindedir. Bu ilişkiler ağı içinde sanatın ne
olduğuna ve sınırlarına ilişkin kesin saptamalarda bulunmaksa kolay değildir.
" diyerek devam ediyor.
Tıpkı “sanat yapıtı” gibi,
“sergi” diye tek bir şeyden söz etmenin de olanaklı olmadığını; sergilerin söz
konusu olduğunu hatta yalnızca sergilerin de değil; o sergileri, kendi beğeni
düzeyleri, kültürel ve kuramsal birikimleri üzerinden değerlendiren
alımlayıcıların olduğunu, dolayısıyla meselenin ardındaki bu çeşitliliğin,
“Etkileyici bir sergi nasıl olur?” sorusuna tatmin edici bir yanıt vermeyi fazlasıyla
güçleştirdiğini, ancak, “Etkileyici bir sergi” nin, içerdiği yapıtların
birbirleriyle ilişki içinde olduğu, yapıtların birbirlerine atıfta bulunduğu
bütünlüğü olan bir sergi olduğu, izleyicilere yeni sorular sorduran, farklı
bağlantılar kurduran ve yeni perspektifler oluşturulmasına olanak tanıyan
sergilerin etkileyici olarak nitelendirilebileceğini düşündüğünü söylüyor.
Sanat eleştirmeninin taraf
tutmasından ziyade öznel ve görece daha nesnel yaklaşımlardan söz
edilebileceğini, sonuç olarak ortada bir eleştiri ya da yorum olduğunda ve bu
belirli bir kişiye ait olduğunda bunun, mutlak olarak nesnel olmasının
beklenemeyeceği, eleştirmenin kendi paradigmalarına, beğeni ölçütlerine yakın
olan yapıtlara ya da sanatçılara yakın durmasının da anlaşılır bir durum
olduğunu düşünüyor.
Eleştiri genel anlamda
olumsuz algılanan bir şeydir. Bu konuda da İz eğer eleştiri, bir şeyin yalnızca
eksik yönlerini ya da fazlalıklarına ortaya koymakla kalmaz; bu eksiklik ve
fazlalıkların nasıl giderilebileceğine ilişkin bir rota da çizebilirse bu
şekilde algılanmayacağının altını çizerken bir sanat yapıtını değerlendirmede,
sadece sanatçının niyetini veya yapıtın tek başına sergi salonunda bize ne
anlattığını değerlendirmenin yeterli olmayabileceğini ifade ediyor. Meselenin
bir de izleyici boyutunun var olduğunu ne var ki belirli bir yapıt bir izleyici
için muğlak, bir diğeri içinse daha doğrudan olabilir derken izleyicilerin
kendi dünyalarından, kendi bilgi birikimlerinden yola çıkarak yapacağı,
sanatçının yapıtını gerçekleştirirken hiç aklına gelememiş veya bilincine
yansımamış yeni okumalar da değerlendirmeye alınmalıdır diyor. Daha doğrudan
olan, yani derdi izleyici tarafından bir çırpıda anlaşılan yapıtların, sıklıkla
yüzeysel olmakla eleştirildiklerinin altını çiziyor. Kendine göre ise asıl
meselenin, muğlak ya da doğrudan, yüzeysel ya da derin, bir yapıtın izleyiciyle
rezonansa geçebilmesi olduğunu ifade ediyor.
Mustafa Kemal İz' in - Sanatatak
sitesinde - kendi makalesi olan " Sahtenin Ardındaki Gerçek " in
yazıdaki sonuç paragrafının bir yapıtın sahte olması üzerine olan düşüncesinin
özeti olarak değerlendirilebileceğini anlıyoruz:
“Etik, estetik ve ekonomik
olmak üzere farklı boyutları olan sanatta sahtecilik meselesini bütüncül bir
şekilde ortaya koymak adına tüm boyutların ayrı ayrı incelenmesi ve birbiriyle
olan ilişkilerinin değerlendirilmesi gerekiyor. Aksi takdirde ortaya çıkan
resim, yalnızca eksik değil; aynı zamanda yanıltıcı da olabiliyor. Dolayısıyla
sanatta sahtecilik meselesine ilişkin tüm bu farklı görüşler, konunun
göründüğünden çok daha karmaşık bir karakter taşıdığını göstermek açısından
oldukça anlamlı.”
Bu bağlamda sahte olduğu bilinen bir eserden estetik bir haz alınmasının mümkün olup olmadığını ve alınan hazzın etik olup olmadığı sorusuna gelince; belirli bir sanatçının üslubunu, konunun uzmanlarını bile atlatabilecek ölçüde yansıtabilen yapıtların söz konusu olmasını ancak bu yapıtların, ait olduğu iddia edilen ressamların hakiki ürünleri olmamaları anlamında sahte olduklarının da bir gerçek olduğunun altını tekrar çizerken yapıtın ardındaki olası niyetin kötü olduğunu göz ardı edip – ki bir yapıtın sahte olduğu tescillenmedikçe böyle bir niyetin varlığından söz edilemeyeceğini – salt olarak yapıtın kendisinden yola çıktığımızda, başarıyla yapılmış; ama sahte bir resim karşısında da haz alabileceğimizi ve söz konusu resmin sahte olmasının, onu yapan kişinin becerilerini gölgelemeyeceğini düşünüyor. Ancak böyle bir olanağın varlığının, satılmak amacıyla sahte resimlerin yapılmasını, hakiki oldukları iddiasıyla piyasaya sürülmesini ve çeşitli kişilerinin mağdur edilmesini meşru kılmayacağı da bir gerçek. Diğer yandan bu meşruiyet meselesi de yine piyasanın kendi varlığından kaynaklanan bir meseledir. Başka bir deyişle, sanat yapıtlarının dudak uçuklatacak fiyatlara alınıp satıldığı bir piyasanın varlığı, “asıl para etmesi gereken” hakikilerin kopyaları olan sahtelerin, piyasa ve alıcılar için tehlike yaratmasına neden olmaktadır diyerek bu konudaki düşüncelerini de dile getiriyor.
Bu bağlamda sahte olduğu bilinen bir eserden estetik bir haz alınmasının mümkün olup olmadığını ve alınan hazzın etik olup olmadığı sorusuna gelince; belirli bir sanatçının üslubunu, konunun uzmanlarını bile atlatabilecek ölçüde yansıtabilen yapıtların söz konusu olmasını ancak bu yapıtların, ait olduğu iddia edilen ressamların hakiki ürünleri olmamaları anlamında sahte olduklarının da bir gerçek olduğunun altını tekrar çizerken yapıtın ardındaki olası niyetin kötü olduğunu göz ardı edip – ki bir yapıtın sahte olduğu tescillenmedikçe böyle bir niyetin varlığından söz edilemeyeceğini – salt olarak yapıtın kendisinden yola çıktığımızda, başarıyla yapılmış; ama sahte bir resim karşısında da haz alabileceğimizi ve söz konusu resmin sahte olmasının, onu yapan kişinin becerilerini gölgelemeyeceğini düşünüyor. Ancak böyle bir olanağın varlığının, satılmak amacıyla sahte resimlerin yapılmasını, hakiki oldukları iddiasıyla piyasaya sürülmesini ve çeşitli kişilerinin mağdur edilmesini meşru kılmayacağı da bir gerçek. Diğer yandan bu meşruiyet meselesi de yine piyasanın kendi varlığından kaynaklanan bir meseledir. Başka bir deyişle, sanat yapıtlarının dudak uçuklatacak fiyatlara alınıp satıldığı bir piyasanın varlığı, “asıl para etmesi gereken” hakikilerin kopyaları olan sahtelerin, piyasa ve alıcılar için tehlike yaratmasına neden olmaktadır diyerek bu konudaki düşüncelerini de dile getiriyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder